İçeriğe atla
Anasayfa / Çözüm Süreci / 24.08.2025
Çözüm Süreci 24 Ağustos 2025

Barış için sağduyuya ihtiyacımız var - Yeni Yaşam Gazetesi Röportaj - 24.08.25

Barış için sağduyuya ihtiyacımız var - Yeni Yaşam Gazetesi Röportaj - 24.08.25

Yeni Yaşam Gazetesi - Nezahat Doğan \ Pazar Söyleşisi

Buradaki en rasyonel pozisyonu İmralı almış durumda. İmralı 93’ten bu yana farklı

dönemlerde de ifade ettiği üzere hem felsefi hem ideolojik hem siyasi hem de pratik bir

okuma yaparak silahlı mücadelenin sonuna gelindiğini ifade ediyor. Dikkat ediniz, bunu

27 Şubat bildirisinde ve kongreye gönderdiği perspektifte devlete bir ödev yüklemeden

izah ediyor

Türkiye’nin içinden geçtiği eşik barışma… Barış ve Demokratik Toplum çağrısı ve taraflar

arasındaki paradigma sonrası Meclis’te kurulan komisyon 5. toplantısını gerçekleştirdi. Ancak

demokrasi ve demokratik toplum için gerekli yasal düzenlemeler ve kamuoyu oluşturma

açısından henüz bir perspektif sunabilmiş gözükmüyor. Bir tarafta sadece silahsızlanmaya

odaklanılmışken öte tarafta komisyonun çalışmalarında Kürtçe’nin konuşulmasına izin

verilmemesi de bir güvensizliğe ve tartışmalara neden oldu. Anadilde kendini ifade etmeye

olanak tanınmazken nasıl bir ortaklaşma olabilir? Diğer yandan iktidarın CHP belediyelerine

yönelik operasyonları da devam ediyor. Suriye ve Ortadoğu’da sular durulmuyor ve şiddet

tırmanıyor. Türkiye’nin Suriye politikası nedir? Bu ortamda Kürt sorununun çözümü, barış ve

demokrasi Türkiye’de ortak bir gelecek için ivedi bir unsur olarak daha da belirginleşiyor.

Mesele sadece komisyonla bitmiyor. Devletin ve Hükümetin atacağı somut adımlar önem

kazanıyor.

Peki, komisyon Abdullah Öcalan ile görüşecek mi? Öte taraftan Kürt sorununun çözümü nasıl

sağlanacak? Partilere ve siyasilere düşen sorumluluklar neler? Toplumun komisyondan

beklentisi nedir? Tüm bu soruları DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Komisyon Üyesi

Mehmet Emin Ekmen ile konuştuk.

Kürt sorununun çözümü, barış ve demokratik toplumun inşası için iki aylık çalışma

sonunda kurulan komisyonun çalışmaları hangi aşamaya geldi?

2013’te olduğu gibi komisyonun kuruluşunun süreç açısından anlamlı bir eşik olarak

kodlandığını düşünüyorum. Tarafların ve ağırlıklı olarak devletin komisyondan beklentisi ise

komisyon eliyle bir Eve Dönüş Yasası’nın yapılması… Hem siyasi ve demokratik riskin

azaltılması hem de toplumsal desteğin arttırılması noktasında bunu önemli görüyorlar. Ama

toplumun beklentisi daha farklı.

Toplumun beklentisi nedir?

Devlet sürecin ihtiyaç duyduğu yasayı, toplum ise sürecin ruhuna uygun daha fazla demokrasi,

daha fazla özgürlük, daha fazla adalet istiyor. Sürecin toplumsal tarafları dünya örneklerinden

de ilham alarak, bu komisyon aracılığıyla sürecin toplumsallaşmasını, sürecin ihtiyaç duyduğu

adalet ve hafıza, hukuk mekanizmaları gibi alanlarda özel çalışmalar yapılmasını istiyor. Eğer

devlet ve iktidar bir tür acı reçete olarak kodladığı “Eve Dönüş Yasası’nı” muhalefetin

katılımıyla daha geniş bir meşruluk zeminine taşımak istiyorsa, o zaman muhalefetin toplum

adına seslendirdiği bazı taleplere daha duyarlı olmalı. Böyle bir hassas süreç herhangi bir başka

tartışmanın gölgesinde kalmamalı.

Başka tartışmadan kastınız nedir?

1Kayyımlar, sivil topluma soruşturmalar, CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar… O

operasyonlardaki gözaltı ve tutuklama pratiği, tutuklananların cezaevi nakilleri, Murat

Çalık’tan Ayşe Barım’a kadar hasta tutukluların durumu. On yıllık otoriter milliyetçi bir

iktidara güvensizlik varken, süreçten ne umduğu yönünde bir güvensizlik varken, kayyım

atayarak, hasta hükümlü tutuklulara özenli davranmayarak, hukuk güvenliği ve savunma

hakkını hiçe sayarak, tutuklamaları bir cezalandırma aracına dönüştürmesi gibi uygulamalara

baktığımızda bu güvensizliğin arttığını görüyoruz. Yani topluma “iktidar bir analiz yaptı ve bir

pozisyon yeniledi” dedirtemedik.

Neden olmadı bu toplum nezdinde?

İstanbul merkezli operasyonlar nedeniyle olmadı. Sürecin hemen ardından kayyım atamaları

olmamış, kent uzlaşısı dosyası açılmamış olsaydı, CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalar,

hukuk güvenliği ve ceza usul hukuku açısından bu kadar pervasızlığa maruz kalmamış olsaydı,

toplum “İktidar güçleri ölçtü biçti, bölgenin yeni bir siyasi altüst oluşun eşiğinde olduğunu

düşündü, Ortadoğu’da yeni bir denklem yaratmak istedi,” diyebilirdi.

Bu durumda komisyonun pozisyonu ve işlevi nedir?

İktidara yönelik güvensizlik katlanarak büyümesine rağmen CHP başta olmak üzere siyasi

liderler, işte Sayın Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Mahmut Arıkan ve komisyona üye veren

diğer siyasi partiler, Hüda Par, DSP, Demokrat Parti, Yeniden Refah Partisi ve benzeri bütün

aktörler olan biten bütün bu tatsız tabloya rağmen “Biz dosyaları ayrıştıralım. Yüz yıllık bir

meselenin çözümüyle ilgili bir süreci zorlaştıracak işler yapmayalım. Süreç yarın bir sıkıntıya

girerse, bizden kaynaklanmasın” dedi. Bizler güven artırıcı bazı adımlar beklerken Beyoğlu

Belediye Başkanı tutuklandı. Oysa Beyoğlu Belediye Başkanını bırakın tutuklamayı, gözaltına

almadan dahi soruşturma ve yargılama konusu olabilirdi.

Anti-demokratik uygulamalar devam ediyor. O zaman devlet, iktidar, siyaset ve toplum

açısından süreç nasıl bir yola gidiyor? Zaten bu bir tarafıyla da ağır aksak giden bir süreç

mi? Ya da bir yapılanma, planlama mı? Arkasında ne tür planlamalar ve strateji var?

Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi çok boyutlu bir soru sordunuz. Bence süreci önce başlangıç aşamasından itibaren doğru

okuyarak gidelim. Ben biraz bizim Kürt cenahının da duygusal olarak rasyonel okumadan uzak

düştüğünü düşünüyorum.

Kürt toplumu rasyonel okumadan nasıl uzak düşüyor?

Buradaki en rasyonel pozisyonu İmralı almış durumda. İmralı 93’ten bu yana farklı dönemlerde

de ifade ettiği üzere hem felsefi hem ideolojik hem siyasi hem de pratik bir okuma yaparak

silahlı mücadelenin sonuna gelindiğini ifade ediyor. Dikkat ediniz, bunu 27 Şubat bildirisinde

ve kongreye gönderdiği perspektifte devlete bir ödev yüklemeden izah ediyor. Yani “devlet ne

derse desin ne yaparsa yapsın bizim yapmamız gereken budur” diyor. Şimdi böyle baktığımızda

biraz önce eleştirdiğimiz diğer konuların bu süreç üzerinde bir gölge oluşturmaması, zaten zor

ve kırılgan bir süreçte başka alanlardaki yanlış uygulamalardan dolayı bir stres yaratılmaması

gerekir. Meselenin rasyonelitisine dair eleştirim ise geniş anlamda Kürt sosyolojisi dar anlamda

örgütün kendini dayadığı dinamikler ve networkü içindir.

Bu perspektif doğrultusunda tüm kesimlerin süreci nasıl okuması gerekiyor?

İlk Ömer Öcalan İmralı’ya gittiğinde İ mralı’dan kamuoyuna açık tek cümlelik bir açıklamayla

geldi. “Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine

çekecek teorik ve pratik güce sahibim” diyor. Bir çözüm paketinden bahsetmiyor, bir çözüm

vaadinden bahsetmiyor, devletten aldığı birtakım sözlerden bahsetmiyor ve yasal anayasal

2reformlardan ve dönüşümlerden de bahsetmiyor. Bu bir metodoloji değişikliği olarak

sunuluyor.

Metodoloji dediniz, peki nasıl realize edilmeli? Siyasete ve siyasetçilere düşen

sorumluluklar neler?

Ortada nihai bir çözüm iddiası değil, yöntem değişikliğine dair bir tutum var. Öyle anlaşılıyor

ki MİT ile de bir iletişim modeli üzerinde mutabakat var. Süreci tarafların anlaştığı haliyle kabul

etmek, süreci zorlaştıracak tutumlardan uzak durmak gerekiyor. Mesela dünya örneklerinden

ilhamla mükemmeliyetçi mekanizmalar arayışı içinde olmamalıyız. Çünkü bu atipik, kendi

kendini üreten ve inşa eden; İmralı, MİT, kısmen de Kandil arasında ilerleyen bir süreç. İkincisi,

geçmişte başarısızlıkla sonuçlanan 13 girişimin güvensizlik hissini bu süreç üzerinde bir yüke

dönüştürmemek lazım. Üçüncüsü ise bir barış sürecinin mutlaka üretmesi gereken, yasal,

anayasal reform ve dönüşüm beklentimizi sürecin önüne bir şart olarak koymamamız lazım.

Biz iktidara “size yasa, topluma hukuk, demokrasi, adalet lazım. Biz hukuk, demokrasi ve

adaleti bütün toplumsal kesimler için istiyoruz. Sadece Kürtler için değil, ülkenin toplam

demokratik altyapısının yükselmesi için istiyoruz” diyoruz.

Peki iktidar yasal-anayasal demokratik siyaset zemini de dahil pratik ve yapısal adımları

atmazsa ne olur?

Diyelim ki hiçbir adım atılmadı. Ne olacak? Biz o zaman dönüp PKK’ye “Bu iş olmayacak, sen

savaşmaya devam et” mi diyeceğiz? Bizim tarihsel sorumluluğumuz bu mudur? Bizim

sorumluluğumuz rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in kodladığı şekliyle söylüyorum. Barışın

sağlanmasına yardımcı olmak, sonra da çözüm için mücadele etmektir. Barışın sağlanması fesih

ve silahsızlanmadır. Çözüm ise uzun erimli, Türkiye’nin yüzyıllık problemlerin çözümüne dair

bir siyasi mücadeledir.

Türkiye’de yüz yıllık Kürt sorununun çözümünde PKK’nin silah bırakması konuşuluyor.

Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigmanın özündeki demokratikleşme ve

demokratik toplumun inşası süreci nerede duruyor? İlerletilen, genişletilen, o yelpazenin

göründüğü bir ortamın olmaması hem bir eleştiriyi hem de yapılan işin nereye varacağını

görememe duygusunu daha da perçinliyor. Siyaseten ne yapmak gerekiyor?

Bu soruya bu sürece dair okumalarım üzerinden cevap vermek istiyorum. Türkiye’nin denediği

13 silahsızlandırma girişiminin üçünü, dördünü bizzat yaşadım ve bir kısmının içinde irili ufaklı

rolüm oldu. Dünya örneklerinin tamamını inceledim. Doktora tezim için örgüt temsilcisi,

müzakereci ve arabulucu, devlet temsilcisi olarak süreçlerde yer alan 17 ayrı kişiyle mülakat

yaptım. Bu birikimlere dayanarak şunu söyleyebilirim;

Bizim sorumluluğumuz mükemmeli talep edip işleyişi zorlaştırmak değil, taraflar arasında

kararlaştırılan atipik model ve iletişim sürecini kolaylaştırmaktır. Mesele pedal çevirme

metaforunda olduğu gibi bu masayı ayakta tutmak ve buradan bir hedefe ulaşmak. İmralı,

“demokratik toplum ve barış” demedi, “barış ve demokratik toplum,” dedi. Böyle anlaşmışlar.

Ben niye bunu bozayım ki? “Devlet kandırıyor mu?” diye sorabilirler. Diyelim ki kandırıyor

olsun. Bence bu kötü bir kandırma değil!

Kandırılmakla neyi kastediyorsunuz?

Şunu kastediyorum: Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in bize verdiği bilgiye göre 2013 süreci

bozulduktan sonra 10 bine yakın insan yaşamını kaybetmiş. Bir sürecin başarısızlıkla

sonuçlanmasının maliyetine bakar mısınız? Korkunç! Hiçbir yeni kazanım elde edilmese dahi

silahlı mücadelenin sonlandırılması en büyük kazanımımızdır. Ve biz bu mücadeleyi

insanlarımız yaşıyorken de verebiliriz. Komisyonda dinlenen bir Barış Annesi’nin “Vatan sağ

3olsun ama çocuklarımız da sağ olsun” sözünü unutmayalım. Bu sözün başka bir versiyonu da

“parti sağ olsun ama çocuklarımız da sağ olsun’dur.”

Kardeşlikten, demokratik toplumun inşasından; halkların oluşturulacak anayasal, yasal,

hukuksal bir zeminde kendi kültürleriyle bir arada yaşayacakları bir demokratik

sistemden söz edilirken, komisyonda asker ve barış anneleri dinlenirken Nezahat

Teke’nin anadilinde Kürtçe konuşmasına izin verilmemesine ne diyeceksiniz?

Komisyonun işlevi kardeşlikse bir anne anadilde nasıl konuşamaz?

Yanlış. Tercüme hizmeti verilmemesi yanlış. Peki ne yapsaydık? Komisyonu mu terk etseydik?

Bu yanlışlığı tespit ediyoruz. Orada itiraz ettik, söyledik. Sayın Numan Kurtulmuş kuruluş

öncesi yürüttüğü diplomasi ve toplantılarda inanılmaz bir esneklik içerisinde ve muhalefetin

taleplerini karşılamaya çaba gösterdi. Keşke bir tercüme imkânı sağlansaydı. Meclis pratiği

açısından da kıymetli olurdu. Ama olay öyle gelişti.

Yanılış olduğunu tespit etmek yeterli mi?

Süreç içerisindeki hataları tespit etmemiz ve eleştirmemiz bizi sürecin tamamını sorgulayan bir

yere savurmamalı. Hataları normalleştirmeden eleştirmekle “bunu bile beceremeyen insanlar

süreci nasıl yönetecek?” iki farklı cümle. İtirazımızı kayda geçiriyoruz. Bunun doğru

olmadığını söylüyoruz ama yine de süreci ayakta tutmaya çalışıyoruz. Cumartesi Anneleri’ne

şöyle dedim. “İnşallah bir daha Meclis’e gelip derdinizi anlatmak zorunda kalmazsınız. Bu

süreç derdimize deva olur. Bu amaçla yürütülen son süreç olur.” Neticede sürecin hataları da

ciddi bir tecrübedir.

Cumartesi Anneleri dertlerini anlatmak için oraya geldiği gün özellikle 90’lı yıllarda faili

meçhullerin, gözaltında kayıpların sembolü Beyaz Toros’un Meclis’in önünde yakılması

kime verilen bir mesajdı?

Ben bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Ama bizim bu ve benzeri işlerle geri adım

atacağımız düşünülemez. Bir arkadaşım çok hoşuma giden bir espri yaptı. “Örgüt silahları

yaktığına göre devlet de Torosları yakıyor” dedi. Yani böyle metaforik anlamlar yükleyebiliriz.

Belki biraz espri ihtiyacımıza, biraz da umut ihtiyacımıza karşılık gelsin diye bunu aktardım.

Ama bu mülakatı okuyan arkadaşlar da beni böyle bir jargonla çok pragmatist olarak

etiketlemesinler diye şunu da kayda geçirmek isterim: DEVA Partisi’nin parti programı hukuk,

özgürlükler ve demokrasi ile başlar. Kendi parti programında güçlü bir Ademi merkeziyetçi ve

güçlü yerel yönetimleri savunur. Anadilde eğitimin önündeki engelin kaldırılmasını, Anayasal

vatandaşlığı, kamu hizmetlerinin kullanımında Kürtçe’nin ve diğer dillerin özgürleştirilmesi

gerektiğini savunur.

Komisyon tutanaklarına Kürtçe dili üç nokta olarak konulmuş. Önceki dönemlerde de

bilinmeyen dil olarak ifade ediliyordu. Süreç ile ilgili adımlar atılmaya çalışılıyorken, hele

de komisyonda halen bunlar nasıl olabiliyor?

Bu konuda Genel Başkanımızın Meclis’te X ya da bilinmeyen dil diye her bir tutanak

oluştuğunda vermiş olduğu tepkiler vardır. Bu süreçte katı ilkesel tutumlar yerine süreci ayakta

tutacak ve bir adım ileriye taşıyacak perspektiflere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. O

nedenle komisyonda tercüme meselesini krize çevirmedik. Bahsettiğiniz demokratik toplumun

inşasına dair beklentiler noktasında Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin konuşmaları, yazılarına

baktığımızda önemli detaylar da görüyoruz.

Nedir bu önemli detaylar?

Sayın Cumhurbaşkanı AK Parti Büyük Kongresi’nde beş ayaklı reform paketinden söz ediyor.

Sosyal haklar, temel haklar, devletin ideali ve siyasi düzen düzenlemeleri diye ifade edilen üç

4başlık içerisinde Kürt meselesini ilgilendiren önemli hususlar olduğunu düşünüyorum. Efkan

Ala başkanlığında bir heyet bir buçuk yıldır bunu çalışıyor. Sayın Devlet Bahçeli ile Sayın Feti

Yıldız’ın açıklamalarının izini sürmek de çok kıymetli. Bu konuda bir yazı da yayınladım.

Mümkünse röportaj içinde o yazıya link de verilebilirse sevinirim.*

Bugün siyaset, toplum, uluslararası akış, tarih, Türkiye’ye bir muhasebe dayatmışsa ve

görünürde Sayın Devlet Bahçeli ile Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu muhasebenin gereğini

yapmaya cesur bir şekilde adım atmışsa, on yıllık otoriter milliyetçi bir dilden sonra tekrar

İmralı’nın kapısını çalmanın normalleştiği bir döneme geçtiysek, biz de çok maksimalist

olmadan, temel hedeflerini kaybetmeyen ama sürece esnek bir şekilde destek veren bir yerden

olaya bakmalıyız.

Geçmişte Susurluk Komisyonu, İnsan Hakları Komisyonu gibi birçok komisyon kuruldu.

Raporlar yayınladı ama somut çözüm ortaya konamadı. Komisyon demokrasi ve

demokratikleşme konusunda nerede duruyor? Nasıl bir dönemin tetikleyici gücü olabilir?

Bu komisyonu 100 yıllık bütün problemlerin yükünü çözme sorumluluğu altına alırsak,

korkarım ki eve dönüş yasasını bile çıkartamayız. Önceliğimiz eve dönüş yasası olmak

zorundadır. Sonra da bir perspektif ortaya koymaktır. Mesela karşısında Meclis Başkanı, 11

partinin temsilcisi varken ve birçoğu bu görüşlere katılmıyorken Cumartesi Anneleri’nin

komisyon nezdinde yaptığı konuşmaların eksiksiz ve sansürsüz olarak tutanağa geçmesini, bu

söylemin eleştirel olarak tartışmaya açılmadan toplantının kapatılmış olmasını Numan

Kurtulmuş’un süreç yönetimine dair bir hassasiyeti olarak kayda geçirmemiz gerekir.

Bunu komisyonun işlevi ve işleyişiyle ilgili olarak nereye bağlıyorsunuz?

İktidara “sürece yasa, topluma hukuk, demokrasi, adalet lazım. Hukuk, demokrasi ve adaleti

bütün toplumsal kesimler için istiyoruz. Sadece Kürtler için değil, ülkenin toplam demokratik

altyapısının yükselmesi gerekir” diyoruz.

Bu komisyon her şeyi çözemez. KHK’larla ilgili, devam eden yargılamalarla ilgili, hasta

hükümlü tutuklularla ilgili, gözaltı, tutuklama furyasıyla ilgili rahatlamalara vesile olabilir.

Kendi raporunda yüzyıllık meselelere iz bırakarak bir perspektif sunabilir. Mesela geçtiğimiz

oturumda İHD, Mazlum-DER, İHH ve Tahir Elçi Vakfı’nın önerileri kayda geçti. Farklı

gelenekleri temsil eden bu derneklerin sözlerinde birbirleriyle çelişen bir cümle olmadığı gibi

yüzde doksan sekizi ortak ifadeler içeriyordu. İnsanlar bunu görüyor ve izliyor. Bu

ortaklaşmanın siyaset üzerinde yarattığı bir değer ve etki vardır muhakkak.

Herkes bunun sorumluluğunun bilincinde mi?

Komisyonun işleyişi ve esnekliği umut veriyor. Ancak neticede eve dönüş yasası, yargı

uygulamalarında dönemsel rahatlamalar ve nihai raporda büyük bir perspektifin siyasal ve

felsefi izleri dışında bir şey beklenirse korkarım ki hayal kırıklığı olur. Komisyon Türkiye’nin

yüzyıllık meselelerini 31 Aralık 2025’e kadar çözebilecek kudrette bir ekip değil. Böyle bir

beklenti gerçekçi de değil.

Bu keskin bir söylem oldu. Neye göre bunu söylüyorsunuz?

Rasyonel olarak mevcut durumu anlatmaya çalışıyorum. Başka bir röportajda size çatışma

çözümü bilimi ve tecrübesinin ışığında ideal bir silahsızlandırma sürecinin nasıl olması

gerektiğini ayrıca anlatabilirim. Ama şu an olanı ve olabilecek olanı konuşuyoruz.

Sorumluluğumuz okuyucuya makul olanı sunmak. Bu tip süreçlere desteği artırmanın bir yolu

da beklenti yönetimidir. Başta da söylediğim gibi ideal ya da mükemmeliyetçi yaklaşımlarla

beklentiyi yükseltip hayal kırıklığı yaratmamak gerekir

5 2013- 2015 süreci Suriye ve Rojava eksenli olarak tıkandı ve masa devrildi. Bugün sürecin

yine ağır ilerliyor olması Ortadoğu’da Türkiye’nin zaman kazanma politikasından mı

kaynaklanıyor? Her koşulda Kürt sorununun çözümü bir zorunluluk değil mi?

Bahçeli çağrısını yapınca bir devlet yetkilisine “Bir önceki süreç Suriye nedeniyle bozulmuştu,

eğer Suriye’nin nasıl çözüleceğine dair bir ön kabulle bu süreci başlatmamışsanız çok büyük

bir hata içerisindesiniz” dedim. Devlet, maksimalist tutumlardan uzak bir şekilde Suriye ile

ilgili bir çözüm perspektifine sahip olmak zorundadır. Suriye’deki Kürtlerin de kendi

içlerindeki çoğulculuğu arttırmak ve Şam’la optimum bir noktada buluşmak gibi bir esnekliğe

ihtiyacı var. Uluslararası sistem 2020’den bu yana Ortadoğu’da bir yeniden politikasına

yöneldi. Bu yeni yaklaşım, İsrail’in güvenliğinin göreceli arttırılmasını, İran’ın etki alanının

küçültülmesi ve vekalet güçlerinin ortadan kaldırılmasını, kalkınma yolunun güvenliğe

kavuşturularak Ortadoğu’nun bakir petrol ve doğalgaz yataklarının Avrupa’ya naklini,

Ortadoğu’nun stabil hale getirilerek Çin’le siyasi ve ticari kapışılmasına hazırlık yapılmasını

içeriyor.

Türkiye bu dizayn içerisinde kendini nereye oturtuyor?

Bütün bunlar yeni bir konsept ve yeni bir düzene işaret ederken Türkiye de süngüsünü düşürdü.

Yani İhvancı, Osmanlıcı, yayılmacı çizgiden NATO aklı ve güvenliğiyle uyumlu bir çizgiye

döneceğinin sözünü verdi. “Ortadoğu’nun yeniden dizaynında İran’dan boşalan yere ben

talibim. Sizi rahatsız eden eski alışkanlıklarından vazgeçtim” dedi. Ama böyle bir rolün

kaçınılmaz ihtiyacı da Kürtlerin önce kendi içinde sonra da Irak’la, Şam’la, Türkiye ile belki

de Tahran ile yeni düzleme geçmesidir. Bence Suriye’deki ve Irak’taki gelişmeler de bunu teyit

ediyor. Böyle bir ortamda Türkiye’nin Kürtlerle kavga etme lüksü yok. Kendi menfaati için de

böyle bir kavgaya yer yok. Uluslararası denklemde de yok. O yüzden maksimalist talepler,

söylem ve retoriğe rağmen Suriye’de taraflarla optimal bir noktada buluşulacağını

düşünüyorum.

Siyasetin toplumda barış umudunu güçlendirmesi gerekmiyor mu sizce? Burada bir

eksiklik yok mu?

Doğru ama biz elimizden geleni yapıyoruz. Türkiye 13 kere denedi, niye olmadı? Bu sefer

olması için neye dikkat etmek gerekiyor? İronik ama gerçek bir durum var. 2013 sürecini kimse

bitirmedi. Süreç hala buzdolabında. 2013 çözüm süreci o kadar doğru ve değerliydi ki hiç kimse

ben süreci bitiriyorum deme cesaretine sahip değildi. Herkes buzdolabında dedi. Ne

Kandil’den, ne Ankara’dan süreç bitmiştir cümlesini duyan yok. Ama o kadar yanlış yönetildi

ki ne Ankara, ne Kandil bugün oraya sahip çıkamıyor. Bunun da muhasebesini yapsınlar.

Ne Ankara ne Kandil sahip çıkamıyor dediğiniz yerden neye dikkat çekiyorsunuz?

Sürecin bozulmasının bedeli o kadar ağır oldu ki kimse sürecin başarısızlığında kendine pay

çıkartmadı. Geçmişi şu aşamada yargılamayalım ama bu süreci öyle yürütelim ki, yarın pişman

olmayalım. Yarın keşke gençlerimiz Cizre’de, Nusaybin’de ölmeseydi demeyelim. Yarın

Ankara’da, Diyarbakır’da keşke bombalar patlamasaydı demeyelim. Herkesin kendi duruşunu,

rengini kaybetmeden daha yumuşak bir pozisyona geçişi gerekir. Herkesin bu süreci başarıyla

tamamlanma ve bu sürecin bir bozanı olmama sorumluluğu var.

Komisyonun önünde nasıl bir çalışma programı var?

Önümüzdeki hafta iki gün çalışılacak. Sağlığı elverişli olan 10 eski meclis başkanı gelip

konuşacak ve bu da önemli bir tecrübe aktarımı olacaktır. Ertesi gün de muhtemelen Türkiye

Barolar Birliği, İstanbul, Ankara, Diyarbakır baroları dinlenilecek ve önerileri alınacak. Ekim

ayının başına kadar bu dinlemeler devam edecek. Dünya örneklerini de akademisyenler gelip

6anlatacak ve fesih, silahsızlandırma, entegrasyon konuşulacak. Ekim ayının başında

muhtemelen bir Eve Dönüş Yasası komisyonun tartışmasına açılacak.

Komisyon bir sonraki evrede Abdullah Öcalan’la bir araya gelir mi?

Böyle bir talep olduğunu duyuyoruz ama henüz komisyonun gündemine gelmişti.

Mehmet Emin Ekmen’in derdi nedir?

Bizim yaşadıklarımızı çocuklarımız yaşamasın. Türkiye bütün renkleri, kesimleriyle hak ettiği

refahta, özgürlükte ve mutlulukta yaşanılabilir bir ülke olsun.

http://www.perspektif.online/bahcelinin-tutumu-ikinci-yuzyilin-anahtari-olabilir-mi/

7