DEVA Partili Ekmen, CEFTUS’ta konuştu: “Gazze’de uluslararası sistem çöktü”

DEVA Partili Ekmen, CEFTUS’ta konuştu: “Gazze’de uluslararası sistem çöktü”

16.01.2025

18 Kasım 2024

Değerli dinleyiciler,
CEFTUS’un 13. kuruluş yıl dönümü etkinliği nedeniyle bulunduğum Londra’da,  demokratik parlementer sistemin beşiği olan bu binada sizinle buluşmaktan memnuniyetimi ifade eder, bulusmayi sağlayan CEFTUS kuruluşu ile kurucu başkanı ve emektarı İbrahim doğuş, Ceftus gönüllüleri v çalışanlarına teşekkür ederim.

Bugün, cumhuriyetin 101. yılında ülkemizin belirli alanlardaki görünümüne dair sohbet etmek ve kendi bakış açımla sizi bilgilendirmek isterim. Ceftus koordinatörü sevgili Baran ile de konuşmamızda, 20 dakikalık bir süre içinde, Türkiye’de son seçim deneyimi ve sistem tartışmaları, siyasetin genel görünümü, ekonomi, dış politikadaki gelişmeler ve son olarak da bahçeli’nin Kürt meselsindeki son çıkışı üzerine konuşmanın uygun olacağını düşündük.

Osmanlı’dan bugüne 200, cumhuriyet sonrası 95 yıllık parlamento deneyimimiz beş yıl önceki başkanlık sistemi değişikliği referandumu ile cumhurbaşkanlığı sistemi olarak ifade edilen Türkiye’ye özgü bir başkanlık modeli ile yoluna devam ediyor. 

Geçen yıl cumhurbaşkanlığı seçiminde bizim de içinde bulunduğumuz muhalefetin altı partisi dışardan da bir partinin desteğiyle parlementer sisteme geçiş vaadiyle cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu için bir kampanya yürüttü. Ancak bu kampanya, devlet kaynaklarından sağlanan orantısız bir güç ve manipülatif bir şekilde üretilen terör güvenlik ve beka retoriğine yenildi. Bu yönde bir başka etken de  muhalefetin iç çekişmelerinin yarattığı  ciddi bir güven kaybıdır.

Biz o kampanyada sadece cumhurbaşkanlığı sistemini değiştirmeyi değil, cumhuriyetin ikinci yüzyılı için daha demokratik, Çoğulcu, katılımcı, temel hak ve özgürlükleri esas alan yeni bir anayasa da vaat etmiştik. Daha doğrusu vaadimiz yepyeni bir anayasa değil, parlementer sisteme dönüşü esas alan ancak andığım özelliklerle güçlendirilmiş bir anayasa idi.   

Kampanyada temel yaklaşımımız; Türkiyenin bir yol ayrımıyla karşı karşıya olduğu, Ya eski sorunlarla, eski siyasetin açmış olduğu yaralarla yola  devam edileceği veya yeni bir yol açılacağı şeklindeydi. 


Türkiye, son 10 yılda siyaseten çok yorulmuştu. Muhalefeti "öteki," "hain," "düşman," "terörist" ilan eden bir söylem, Türkiye'yi ekonomik olarak da büyük bir çöküntüye uğratmıştı. Hukukun, adaletin, demokrasinin, anayasanın işletilmemesinin maliyetini yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek borçlanmayla ödedik.

Cumhurbaşkanlığı seçimini bir kere daha sayın Erdoğan’ın kazanmasıyla, parlementer sisteme dönüş tartışmaları muhtemelen uzunca bir süre için ötelendi. Şu anda Türk siyasetinde partimiz dışında çok az Siyasal figür parlementer sisteme dönüşle ilgili bir gündemi diri tutmaya çalışıyor.  


Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen altılı masa ittifakı’nın başarısızlığı ağır sonuçlar yarattı. Kemal Kılıçdaroğlu kongrede seçimi kaybetti ve masanın milliyetçi kanadını temsil eden Meral Akşener Genel başkanlığı bıraktı. Şu anda CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun hala genel gündemi ve partisinin süreçlerini takip eden bir tutumu var. Özgür Özel‘in genel başkanlığı dışında Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu da neredeyse bütün tartışmaların bir parçası. Ve her ikisi de ilan edilmiş birer cumhurbaşkanı adayı.


Son yerel seçimde vatandaş, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ötelediği faturayı AK PARTİ’ye kesmiş oldu. AK PARTİ çok sayıda belediyeyi kaybetti. Oylarında da ciddi bir gerileme oldu. CHP kendi tarihinin en iyi seçim sonuçlarından birini aldı. Muhalefetteki ve masadaki diğer partiler iki parti arasındaki yarışta denklem dışı kaldılar. Sayın Erdoğan’ın da özenle inşa etmeye çalıştığı iki partili bir siyaset görünümü tescillenmiş oldu.

Biz Deva partisi olarak Tüm vatandaşlarımızın haklarından daha iyi yararlanacağı; herkesin adil muamele göreceği, ülkemizdeki mevcut yönetim krizini aşmamızı sağlayacak aracın parlamenter sistem olduğuna bugün de inanıyoruz. 

Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı makamının halen geçerli olan Anayasa'daki yemin metninde de vurgulandığı gibi tarafsız olmasını savunuyoruz.

İkincisi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. Yerelin sorunları en iyi yerelde çözülür. Ankara’dan bu koskoca ülkenin bütün detaylarını bilmenin, takip etmenin, sorunlarını çözmenin zor olduğuna inanıyoruz.


Üçüncüsü, Meclisi güçlendirmek. Meclisimiz, yürütmeyi yani hükümeti etkin bir şekilde denetlemeli; Meclis’teki muhalefet partilerinin bilgi edinme yolları işlevsel hale gelmeli. Temsil gücü yüksek olan Meclisimizin, her an hesap sorabilir, denetleyebilir ve yasama faaliyetlerine katılımın çoğulcu olması gerekir.

Dördüncü olarak sivil toplumun güçlendirilmesi geliyor. İfade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm engelleri kaldırmamız gerekiyor. Konuşan, tartışan, soru soran, hakkını arayan bir Türkiye hedefliyoruz. Demokrasi, sadece sandıktan sandığa işleyen bir sistem değildir. Demokrasi, iki seçim arasında sürekli olarak sivil toplum tarafından beslenen, güncellenen, basının rapor ettiği, haber ve yorumlarla desteklenen bir sistemdir. 


Beşincisi, hukuk ve adalete olan güvenin yeniden ayağa kaldırılması. Tek bir parti veya ittifak, Yüksek Mahkeme kadrolarını tek başına şekillendirememeli. Yargılama süreleri çok uzun ve gecikmiş adalet, adalet değildir. Yargının tarafsız ve bağımsız çalışmasını ve yargıya olan güvenin tekrar inşa edilmesini sağlamak için yoğun bir şekilde çalışmak zorundayız.


Altıncı olarak, bakanlıkları ve devlet kurumlarını yeniden güçlendirmek ve yürütme yetkilerinin kademelerine doğru dengelemek gerekiyor. Bu kadar büyük bir ülkeyi, mutlaka yukarıdan aşağı sorumluluğu ve yetkiyi derece derece dağıtarak, her bir yöneticiyi güçlü kılarak ancak yönetebilirsiniz.

Türkiye’yle ilgili konuşacağımız her sorunun kökünde bunlar yatıyor. 


Türk ekonomisi tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyor ve Türkiye’de enflasyon tam da bu sebeplerle patladı. şu anda enerji ve gıda enflasyonunda dünyanın en yüksek verilerine sahip ülkelerinden biriyiz. 


Mutlaka takip etmişsinizdir. Cumhuriyet tarihinin en yüksek enflasyonu, en yüksek faiz ödemeleri, iç ve dış borcu 12 katın üzerinde artıran borç yükü patlaması,  Sayın cumhurbaşkanının talimatıyla Merkez Bankası’nın faiz indirmesinin sonuçlarından oldu. büyük bir servet transferine sebep olan düşük faiz politikasına üç yıl bile dayanamadı ülkenin ekonomisi. Şu anda Mehmet Şimşek kabine‘de geleneksel politikalara dönüşü temsil ediyor. Ancak kabul etmek gerekir ki sadece finansal göstergelere yoğunlaşan, sosyal politika ayağı, üretim, ihracat istihdam ve eğitim politikaları zayıf bir programın hızlı ve verimli bir şekilde sonuç üretmesi düşünülemez. 20 ayı bulan süre içerisinde enflasyonun düşüş eğilimine ciddi bir şekilde girmemiş olması da bu tek kanatla uçmaya çalışan ekonomik politikaların sonucu.

Yargının bağımsızlığı, adaletin tecellisi, düşünceyi açıklama ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması gibi temel hak ve özgürlüklerde yaşanan herhangi bir iyileşmeden ise  söz edemeyiz. Dolayısıyla bırakın bireylerin, örgütlü sivil toplumun, siyasetçilerin ve siyasi partilerin dahi baskı altında olduğu bir ortamda ekonomide sahici ve güçlü bir iyileşmenin emarelerini görmek tabii ki mümkün olmaz.


Dış politikada on yılı bulan savrukluk, Körfez ülkeleri ile sorunların çözülmesi, buna Mısır’ın eklenmesi, Suriye ile görüşmelerin başlatılmasınana dair bir isteğin defalarca kez ifade edilmesi, son olarak da Avrupa birliği ile ilişkilerin rayına sokulmasına dair bir iradeyle, tıpkı ekonomide olduğu gibi, hem cumhuriyetin hem de ak Parti’nin ilk on yılına denk düşen geleneksel politikalara geri dönüşü teyit ediyor.

Arap baharı ile başlayan, yurt içinde darbe girişimi ile sonuçlanan ve yargı kararlarıyla terör örgütü olarak tescillenen Gülen yapılanması ile çatışmanın urettigi gerilim, darbe sonrası inşa edilen başkanlık sistemi, içe kapanmacı otoriter bir dil, Orta Doğu‘da zaman zaman askeri güçle sonuç alınacağına dair inançla yapılan bir takım girişimlerden bu dönemde sessiz sedasız vazgeçildi. Yine bu bağlamda doğu Akdeniz’deki petrol arama çalışmalarına da tamamen son verildiğini söylemek mümkün.

Parti olarak bu meselelerin tamamında temel yaklaşımımız, ülkemizin ve devletimizin çıkarlarını koruma hakkının mutlak olduğu, ancak bunun düşmanları azaltan, dostları arttıran, çağdaş hukuk ve siyaset anlayışıyla örtüşen güçlü bir ekonomiyle, güçlü bir hukuk demokrasi ve adalet anlayışla mümkün olacağı şeklindedir. 


Tabi dış politika demişken şunu da ifade etmeme izin veriniz. Gazze soykırımı tıpkı geçmişte Ruanda, Bosna, Irak, Yemen iç savaşlarında da görüldüğü üzere uluslararası hukukun, uluslararası sistemin, üretilmiş bütün moral değerlerin çöküşü anlamına geliyor. şu anda Türkiye’ye veya dünya üzerinde herhangi bir ülkeye artık çağdaş evrensel insan haklarından, değerlerden, Avrupa değerler sisteminden bahsetmek mümkün değil. Çünkü tüm bu sistemler ve ülkeler İsrail’in soykırım girişiminin ya destekçisi oldular ya da sessizce onaylayıcısı oldular. Şunu da ifade etme gerekir ki, çöken uluslararası sisteme karşı dünyanın dört bir yanında Yahudi, Müslüman ve diğer dinlerden milyonlarca insan bu soykırımı protesto ederek adeta küresel vicdan’ı ayağa kaldırdılar. Londra’da da çok güçlü  protestolar yapıldı. bu protestolarla gurur duyduğumu, ve insanlığın ortak geleceği adına da bu tablonun Umut veren bir durum olduğunu söylemek isterim.

Türkiye’de Erdoğan iktidarı, İsraile karşı etkili yaptırım paketleri uygulamadığı, ticareti geç sonlandırdığı ve şu anda da dolaylı olarak ticareti sürdürdüğü, Güney Afrika’nın öncülük ettiği lahey adalet Divan’ı yargılamalarına geç müdahil olduğu, yurt içinde Netenyahu ve savaş kabinesi aleyhine soruşturmalara adalet Bakanının izin vermemesi nedeniyle eleştiriliyor. Bu eleştirilere önemli ölçüde katıldığımızı da ifade etmek isterim.


Son olarak size Türkiye’nin kronik sorunlarından biri olan Kürt meselesinin mevcut görünümü üzerine bahsetmek isterim.


Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne, her iktidarın, her hükümetin, her siyasetçinin gündeminde olan bu mesele, birçok kök sebepten beslenmekte ve çözüm yönündeki tüm girişimlere rağmen varlığını sürdürmektedir. 


Kürt meselesinden kaynaklanan, geçmişte olduğu gibi bugün de etkili olan terör tehdidi, Türkiye'nin güvenliğini ve iç barışını tehdit eden ciddi bir unsur olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kitlesel desteği olan bir terör örgütüne karşı büyük bir kararlılıkla, zamana yayılan yoğun bir mücadele pratiği ortaya koymuştur.

geçmişte Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ'un 2009 yılında yaptığı Harp Akademileri kapanış konuşmasında belirttiği üzere, yalnızca silahlı mücadele ile terör sorununu kökten çözmek mümkün olmamaktadır. Sayın Başbuğ’un o günkü ifadeleriyle: “Bugün terör örgütünün 5.000 üyesi var. Biz bugüne kadar 40.000 kişiyi etkisiz hale getirdik. Eğer bu örgüt yalnızca öldürerek yok edilseydi, sekiz kez  sona erdirilmiş olurdu.” Terörle askeri mücadeleden sorumlu bir genelkurmay başkanının dahi tespit ettiği bu durum , yalnızca askeri yöntemlerin sorunu çözmede yeterli olmadığını, siyasi ve toplumsal adımların da gerekli olduğunu göstermektedir. 


Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda Turgut Özal’ın demokratikleşme yönündeki birtakım adımları dışında genelde Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri yok sayılmış, terör örgütünün doğuşu ve büyümesinden sonra da meseleye daha çok terörle mücadele ekseninde bakılmıştır. 


Ak Parti’nin ilk on yılında Avrupa birliği uyum sürecinin de etkisiyle Kürt meselesinde temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve hayata geçirilmesinde çok ciddi adımlar atılmış, bu adımlar atılırken diğer yandan da tespitlerimize göre en az dört kere çatışma çözümü imkanlarından faydalanılarak PKK silahsızlandırılmaya çalışılmıştır.

Ancak 2013’te son kez denenen ve ismine çözüm süreci denen girişimin başarısız olmasıyla 2015 yılından bu yana siyasi ve demokratik alanı daraltan, özgürlükleri ciddi şekilde kısıtlayan güvenlikçi bir paradigma hakim olmuştur. Bu paradigmada şüphesiz Türkiye’nin en güçlü devletçi ve milliyetçi refleksini temsil eden MHP ile Erdoğan arasında kurulan ittifakın da büyük etkisi olmuştur. Yine darbe ortamı bu otoriterleşmede etkili olmuştur. Bu dönemde, Kürt seçmenden kayda değer bir şekilde oy alan HDP Partisi hakkında kapatma davası açılmış, belediyelerin neredeyse tamamına merkezi idareden bir görevli atanarak kayyım denen uygulamalar gerçekleştirilmiştir. 


Otoriterleşmenin artık bir yeni statüko oluşturduğunun kabul edildiği bir dönemde, yani 45 gün önce, Devlet Bahçeli herkesi şok eden bir çıkış yaparak PKK’nın silahsızlandırılmasıın vaktinin geldiğini, PKK’nın ömür boyu hapse mahkum edilmiş lideri Abdullah Öcalan’ın bunu sağlaması halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde de söz alarak dem Parti grubunda konuşma yapabileceğini, ve umut hakkından faydalanabileceğini ifade etmiştir.

Devlet bahçeli’nin söz konusu konuşmasında Kürtlere ait bireysel temel hak ve özgürlüklerin tanınması, terörü doğuran ortamının iyileştirilmesi, terörle mücadele ederken dahi demokratik reformların yapılmasının gerekliliği, dağdaki örgüt mensupları için eve dönüşün gerekliliği gibi Bir çok yeni ve çarpıcı öneri ifade edilmiştir. 


Herkes gibi biz de devlet bahçeli’nin bu çıkışının Erdoğan’la bir örtülü mutabakata dayandığını düşündük. Ana muhalefet Partisi CHP başta olmak üzere genel başkanımız Ali Babacan, partimiz ve bir çok muhalefet Partisi sürece desteğini açıkladı. Bugün mecliste temsil edilen partilerden sadece, milliyetçi refleksleri güçlü olan İYİ Parti bu sürece kategorik olarak karşı çıkmaktadır. Şüphesiz bu destek, yeni ve çok güçlü bir durumdur. 


Ancak aradan geçen 45 günde kafaları karıştıran bir tabloyla karşı karşıyız. 


Tereddüt oluşturan ilk husus, sayın Erdoğan’ın bu süreci reddetmemekle birlikte, sürece açık net ve yüksek tonda bir konuşmayla henüz sahip çıkmamış olmasıdır. 


İstanbul Esenyurt Belediyesi ve ardından Batman Mardin ve halfeti belediyelerine kayyum atanmış olması da Liderler arasındaki uyumsuzluğun dışa vurumu olarak kabul edilmektedir. 


Tüm bu olumsuz gelişmelere ve PKK’nın Ankara’nın göbeğinde bir savunma sanayi kuruluşuna yaptığı terör saldırısındaki beş şehide rağmen devlet bahçeli tezinde ısrar etmektedir. 


Biz parti olarak bir devletin çatışma çözümünün imkanlarından faydalanarak silahlı bir terör örgütünü silahsızlandırmasını doğru bulmakla birlikte, Kürtlerle ilgili yasal ve anayasal zeminde yapılması gereken iyileştirmelerin bu sürecin Bir parçası olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Terörle mücadele veya terör örgütün silahsızlandırılması devam ederken demokratik zeminde yapılması gereken iyileştirmelerin beklenmeksizin yapılması gerektiğini ifade ediyoruz. 


Devlet Bahçeli’nin bu çıkışı şaşırtıcı olsa da aslında Türkiye cumhuriyeti devleti açısından bir ilki ifade etmiyor.

Açık kaynaklardan da görülebileceği, 1993 yılından bu yana devlet, terör örgütünü silahsızlandırma yönünde en az 12 girişimde bulunmuştur. Çatışma çözümü denen yöntemlerle bu sorunun üstesinden gelinmeye çalışılmış, ancak bu süreçlerde karşılaşılan engeller ve yapılan hatalar nedeniyle sorun bir türlü çözülememiştir. Bu nedenle, ülke ve devlet olarak bu konuda ciddi bir deneyime sahibiz. Filipinler’de Moro İslami Cephesi’nin silah bırakma sürecinde hem İİT aracılığıyla hem de doğrudan silahları gömme komisyonunda bir büyükelçimizin yer alması, Türk sivil toplum örgütü İHH’nın oynadığı rol, devletimizin böyle bir tecrübeye aşinalığını açıkça göstermektedir.


Türkiye, bu köklü sorunu çözmek için geçmişin tecrübelerinden ders almalı, yalnızca silahlı mücadeleye dayanan değil, siyasi ve toplumsal yöntemleri de içeren bir strateji geliştirmelidir. Bu yolda atılacak adımların toplumun tüm kesimleriyle uyum içinde, ortak bir akıl ve sağduyu ile atılması önemlidir.


 toplumun geniş kesimleri, terörün tamamen ortadan kalkacağı, silahların kalıcı bir şekilde toprağa gömüleceği veya gündemden çıkacağı bir sürece destek vermek için olumlu bir yaklaşım sergiliyor. Ancak kabul etmeliyiz ki, bu olumlu bakış açısı, kendi içinde temkinli bir tedirginlik barındırıyor.

Bizler, Son 10 yıl içinde yaşananları ve özellikle 14 Mayıs 2023 seçimlerinden önce iktidarın muhalefeti Kürt meselesi üzerinden terörize ettiği dili hatırlatmak niyetinde değiliz. 


Türkiye’deki her türlü normalleşmeyi prensipte destekliyoruz. Niyet okuyuculuğu yapmıyoruz. Eğer gerçekten Türkiye'nin normalleşmesi, muhalefetin hain veya terörist olarak görülmediği, işbirliği ve istişarenin olduğu, Cumhurbaşkanı’nın "Cumhurbaşkanı" sıfatıyla yaptığı konuşmalarda toplumun bir grubunu veya bir kesimini ötekileştirmediği bir ortam oluşturulacaksa — ister ekonomik şartlar bunu zorlamış olsun, isterse İsrail'in saldırganlığı bölgenin içine girdiği yeni bir paradoks yaratmış olsun — niyet okuyuculuğu yapmadan bu girişimlerin cesaretlendirilmesi, desteklenmesi ve ilerlemesi gerektiğini düşünüyoruz.


Geçmişteki çelişkileri kanıtlamak ya da iktidarı, iktidar ortaklarını geçmişteki beyanlar ve çelişkiler üzerinden eleştirmek gibi bir niyetimiz yok. Eğer doğru bir adım atılmışsa, elbette bize hayırlı olsun demek düşer. 


Ancak bu sürecin yönetilmesine ilişkin eleştirilerimizi, kaygılarımızı ve önerilerimizi her zaman ifade etmekten de çekinmeyeceğiz. Yani, bu süreç için bir alan açılmasına taraftarız, ve hassas bir şekilde eleştirel bir gözle izleyeceğiz. 


Türkiye'nin geçmişteki tecrübesi ve dünyadaki örnekler göz önünde bulundurulduğunda, bu tür süreçlerin son derece zor ve sıkıntılı olduğunu kabul etmeliyiz. 12 kez başarılamayan bu girişimlerin her birini tek tek incelemeye vaktimiz yok, ancak geçmişte  devletin ve  örgütün hatalarından veya üçüncü tarafların süreç bozucu müdahalelerinden bahsedebiliriz. Her birini, belki de bütününü ayrı ayrı ele alabiliriz.

Toplumda, bu kez başarı olup olmayacağına dair bir soru işareti de bulunuyor. 


İktidarın iş yapış tarzı bu tedirginliğin bir başka kaynağı.  Örneğin, yakın zamanda başkanlık referandumuna hayır oyu vermek bile terörize edilmişti. Bir bakan, "Bütün hayırcılar teröristtir demiyorum ama bütün teröristler hayırcıdır," demişti. 

14 Mayıs ve 28 Mayıs seçim kampanyası da terör, güvenlik ve beka eksenine oturtulmuştu. 



Biz bu süreçte, yalnızca Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasını değil, silahsızlanma açısından örgüt içindeki tüm güç odaklarının sürece dahil edilmesini, demokratikleşme açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün paydaşlarıyla diyalog halinde olunmasını talep ediyoruz. İktidarın paydaşları "Edirne (Demirtaş), Kandil (PKK) değil, İmralı’dan (Öcalan) bir köprü kuralım" diyerek, Meclis’te her konuyu konuşmayı öneriyor. Fakat, Mecliste her konuyu, sadece bir partiyle değil, tüm siyasi partilerle konuşmak gerektiğini vurgulamak istiyorum. 


Meclis zemini Türkiye'de siyasetin en geniş temsil zemini. Süreci destekleyen, sürece temkinli bir iyimserlikle yaklaşan ya da sürece karşı çıkan aktörler tamamı bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde vardır.

Bu süreçlerde toplumsallaşma çok önemli bir gerekliliktir. konuyu dünyadan bir örnekle vurgulamak istiyorum:

2016'da Kolombiya'da taraflarca varılan Barış Anlaşması'nın sunulduğu referandumda %37.8 katılımla ve %50.2 ile reddi deneyimine baktığımızda şunu ifade edebiliriz: Eğer bu iş için yasal ve anayasal düzenlemeler gerekiyorsa, önce meclisteki 360 milletvekilinin ikna edilmesi lazım. Sonra da bu iş referanduma giderse, toplumun %51'inin ikna edilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla toplumun bütününü kuşatan, kapsayan kaygı ve umutları optimum noktada uzlaştıran bir dil ve süreç yönetimi üretemediğimiz noktada, korkarım ki bu  girişim de berhava olur ve olumsuz neticelenir.


Evet ülkemizdeki güncel gelişmeler böyle, parti olarak ülkemizi hak ettiği yere, gelişmiş demokrasilerin ileri seviyelerine ulaştırmayı hedefliyoruz. İnanıyorum ki evlatlarımız güçlü bir demokrasiye sahip, güçlü bir ekonomiye sahip, güçlü adalete sahip bir Türkiye'de büyüyecekler. Evrensel hukuk, devlet ve demokrasi standartlarına uygun, temel haklara öncelik veren bir yönetim sistemine en kısa zamanda kavuşmamız ümidiyle.


------


Distinguished Guests,

It is a great honor to be here in London for the 13th anniversary of CEFTUS, in this historic building—the cradle of the democratic parliamentary system. I would like to express my gratitude to CEFTUS, its founder and devoted leader, İbrahim Doğuş, and to all the volunteers and staff who have made this event possible.

Today, on the 101st anniversary of the Republic of Turkey, I would like to provide you with an overview of the current state of our country from my perspective. Following a discussion with CEFTUS Coordinator Baran, we decided to focus on the following topics within a 20-minute timeframe: the recent election experiences and debates about the system of governance in Turkey, the general state of politics, the economy, developments in foreign policy, and finally, Mr. Bahçeli’s recent remarks on the Kurdish issue.

Since the Ottoman Empire, Turkey has had 200 years of parliamentary experience, with 95 of those years under the Republic. However, five years ago, a referendum replaced this system with a "presidential system," described as a model unique to Turkey.

During last year's presidential elections, the opposition—comprising six parties, with the support of an additional external party—ran a campaign advocating a return to parliamentary governance and supporting Mr. Kemal Kılıçdaroğlu as their candidate. However, this campaign was overwhelmed by disproportionate use of state resources, manipulative rhetoric about terrorism, security, and national survival, and, notably, by public distrust resulting from internal disputes within the opposition.

In this campaign, we proposed not only to change the presidential system but also to draft a new constitution for the Republic’s second century. To clarify, this was not a promise of a completely new constitution, but rather a commitment to restore the parliamentary system, strengthened with the principles of democracy, pluralism, participation, and a focus on fundamental rights and freedoms. Our approach emphasized that Turkey was at a crossroads: it could either continue with the wounds inflicted by outdated politics or embark on a new path forward.

Over the past decade, Turkey has faced severe political exhaustion. The divisive rhetoric labeling the opposition as "the other," "traitors," "enemies," or "terrorists" has deepened societal divides and caused enormous economic damage. The costs of undermining the rule of law, justice, democracy, and constitutional processes have been borne through high inflation, unsustainable interest rates, and an excessive debt burden.

With President Erdoğan's victory in the elections, the debates on a return to the parliamentary system have been postponed, likely for an extended period. Today, apart from our party, very few political figures are actively keeping this agenda alive.

The defeat of the opposition’s "Table of Six" coalition has had far-reaching consequences. Mr. Kemal Kılıçdaroğlu lost the CHP leadership election, and Meral Akşener, representing the nationalist faction, stepped down as the leader of the IYI Party. Within the CHP, Mr. Kılıçdaroğlu remains active in shaping the party’s agenda, while figures like Özgür Özel, Mansur Yavaş, and Ekrem İmamoğlu dominate public discourse. Both Yavaş and İmamoğlu have declared their intentions to run for the presidency.

In the most recent local elections, voters who refrained from holding the ruling AK Party accountable during the presidential elections directed their frustration at the party. The AK Party lost numerous municipalities and saw a significant decline in its vote share. Meanwhile, the CHP achieved one of its best results in history. Other opposition parties largely fell by the wayside, solidifying the perception of a two-party political system—a dynamic President Erdoğan has deliberately sought to establish.

As the DEVA Party, we continue to believe that the parliamentary system is the most effective mechanism to ensure equitable rights for all citizens and to address the ongoing governance crisis in our country. We advocate for the neutrality of the Presidency, as stipulated in the constitutional oath.

Furthermore, we emphasize the need to strengthen local governance. Local issues are best addressed at the local level. We believe it is neither practical nor effective for Ankara to manage the complexities of this vast country on its own.

We also call for the empowerment of Parliament. The legislature must effectively oversee the executive branch. Opposition parties in Parliament must have access to functional tools for obtaining information. A representative Parliament must be capable of holding the government accountable, ensuring pluralistic participation in legislative activities.

Another key area of focus is the strengthening of civil society. All obstacles to freedom of expression and association must be removed. We envision a Turkey that speaks, debates, questions, and defends its rights. Democracy is not merely a process that operates between elections; it requires constant engagement from civil society, independent media, and public discourse.

We must also rebuild trust in the judiciary. No single party or coalition should have the power to shape the composition of the High Courts. Delayed justice is justice denied, and the judiciary must operate independently to restore public confidence.

Finally, we need to restore the effectiveness of ministries and state institutions. Governing a country of this size requires a balanced distribution of authority and responsibility, empowering all levels of administration.

The root of all the challenges Turkey faces lies in these fundamental principles.

Turning to the economy, Turkey is experiencing one of the deepest crises in its history. Inflation is at record highs, with Turkey ranking among the world’s highest in energy and food inflation. The Central Bank's policy of aggressive interest rate cuts, directed by President Erdoğan, has led to unsustainable economic turmoil, including a significant wealth transfer and debt explosion. While Mehmet Şimşek’s appointment represents a return to traditional economic policies, the government’s current approach—focused solely on financial indicators while neglecting production, employment, and education—cannot yield sustainable results.

In foreign policy, Turkey has shifted back to traditional approaches reminiscent of the Republic’s early years. Efforts to mend ties with Gulf countries, Egypt, and Syria, as well as a focus on normalizing relations with the European Union, signify a departure from the erratic policies of the past decade.

On the Kurdish issue—a longstanding and deeply rooted challenge—recent developments have sparked significant debate. MHP leader Devlet Bahçeli’s surprising proposal advocating for PKK disarmament and recognizing Abdullah Öcalan’s potential role has garnered mixed reactions. While many political parties support the initiative, nationalist factions remain opposed.

We believe that while efforts to disarm terrorist organizations are crucial, democratic reforms concerning Kurdish rights should proceed independently. Resolving this issue requires a comprehensive strategy that incorporates both political and social measures.

In conclusion, Turkey’s challenges are significant, but they are not insurmountable. By embracing democratic principles, fostering economic stability, and restoring public trust, we can pave the way for a brighter future. I firmly believe that the next generation will grow up in a Turkey with a strong democracy, a thriving economy, and a fair justice system.

Thank you.


Engaging Dialogue at CEFTUS Event: Insights on Türkiye’s Political and Economic Landscape