Cumhuriyet’in 2. Yüzyılına Girerken Ülkenin Siyasal Görünümü
14.11.2023
Cumhuriyetimizin 100. yılını büyük bir coşku ve heyecanla kutladık. Hepimizi gururlandıran ve onurlandıran birçok gelişmeyi bu vesileyle anmış olduk. Unutmayalım ki devletler, böyle dönüm noktalarında, muhasebe yapıp geçmişe dair sağlıklı değerlendirmelerde bulunabilirlerse halkının yarınlarını güzelleştirebilir, ülkeleri ve devletlerinin mevcut durumunu iyileştirebilirler.
Cumhuriyet, bütün coşkusuyla bizim, Cumhuriyetle elde ettiğimiz bütün kazanımlar ve değerler de bizim. Ancak darbeler, ötekileştirmeler, “sakıncalı” kimlikler, 28 Şubat’lar, sıkıyönetimler, olağanüstü haller, işkence ve faili meçhuller, devlet belgelerine geçmiş devlet içi çeteler de tarihimizin, en acı ve bedeli en ağır bir şekilde ödenmiş bir parçası.
Anılan sorunlara baktığımızda bu sorunların neredeyse tamamı, devletin kurumlarına hakim veyahut devlet adına hareket etme gücünü kendinde görmüş kişi veya kurumların ürettiği sorunlar bunlar.
Sorunların temelinde, devletin, hayatın her alanında hükmettiği büyük güç var. Devlet o kadar güçlü bir devlet ki, siyasal hareketler, halka kendilerini anlatmak ve toplum nezdinde siyasal bir meşruiyet zemini aramak yerine, devlet erkini ele geçirmeyi amaç edinmiştir. Gücü ele geçirince de bu erkle, bir sopa gibi, kanun-hukuk tanımadan düşman belledikleri rakiplerini terbiye etmeyi kimi zaman da öldüresiye dövmeyi hedeflemişlerdir. Düşman, toplumsal kesimler olunca mağdurlar da oldukça geniş insan yığınları olmuş. Son yaşanan alçak 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü de devleti ele geçirerek kendi siyasal anlayışını/çıkarını ülkeye/topluma egemen kılmanın, bunun için hiçbir değer tanımamanın en çarpıcı örneği olmuştur.
Alper Görmüş’ün benzersiz tanımlaması ile “nöbetleşe zorbalık” tarihimiz, Ulucanlar Cezaevinde sergileniyor. Devletin sopasını kimin ele geçirmiş olduğunu ve bu sopayla kimlere zulmettiğini merak ederseniz, Gazi Meclise çok kısa bir mesafede bulunan Ulucanlar Cezaevini ziyaret etmeniz yeterlidir. Ulucanlar Cezaevi, devletin sopasını eline geçirerek sırayla birbirlerini dövmüş olanların, hepimizin bir parçası olduğumuz hazin tarihimizin bir özetidir. Cezaevi güzel bir yüzleşme müzesine dönüştürülmüştür. Bu vesileyle, Diyarbakır Cezaevinin de benzer bir yüzleşme müzesine dönüştürülmesini ümidimizi hatırlatmak isteriz.
Ahmed Arif, Bülent Ecevit, Deniz Gezmiş, Erdal Eren, Fakir Baykurt, Hasan Damar, Hüseyin İnan, İskilipli Atıf, Kemal Tahir, Leyla Zana, Muhsin Yazıcıoğlu, Mustafa İslamoğlu, Mustafa Pehlivanoğlu, Muharrem Şemsek, Nazım Hikmet, Necdet Adalı, Necip Fazıl, Oral Çalışlar, Orhan Doğan, Osman Yüksel Serdengeçti, Sırrı Sakık, Sırrı Süreyya Önder, Yaşar Kemal ve daha birçok isim…
Ulucanlar cezaevinde misafir(!) edilmiş, bir kısmı idam cezası ile hayatını orada tamamlamış bu isimlere bakıldığında, her siyasi anlayıştan, toplumun her kesiminden insanlar görüyoruz. Sokakta rastgele herhangi bir vatandaşa bu isimleri sorup ta, en az biri için ah çekip, üzüntüsünü ifade etmeyecek vatandaş görmek neredeyse imkansızdır. Hülasa her bir vatandaşa en az bir kere “ah!” çektiren bir güç kullanımı söz konusu.
Devlette güç biriktirip, bürokrasi gücüyle, yer yer ordu ve emniyet ama en çok da yargı gücüyle herkesi kendine benzetmeye çalışan, kendisine benzetemediğini ise devlet ve yargı gücüyle terbiye etme çabasıyla dolu bir tarihimiz var. Devlet gücüyle toplumu terbiye etme, dönüştürme, bastırma, dövme çabalarının tam tersi sonuçlar üretmesi de tarihin ironisi olsa gerek.
Muhafazakarlığın darbeler dahil her yolla baskılandığı 80 yıllık pratiğin Ak Partinin adeta sorgulanmaz eleştirilmez iktidarını doğurması, 20 yıllık muhafazakar iktidarın da sekülerleşmeyi, cumhuriyete ait tüm değer ve sembolleri güçlendirmesi bu ironinin sonucu olsa gerek.
Ancak Ak Parti siyasetinin de ters çalışan bu denklemden ders aldığı söylenemez. Muarızını büyüten bunca tecrübeden sonra, insanların kendisi gibi yaşama ve örgütlenme hakkının yasal ve anayasal güvence altında olacağı bir ülke olmayı başarabilir miyiz diye düşünürken, bir grup Yargıtay üyesinin yapmış olduğu suç duyurusu, Cumhuriyetin ikinci yüzyılının ilk büyük utancı olarak kayda geçmiştir. Bir grup yüksek mahkeme üyesi, anayasal güvenceye sahip başka bir yüksek mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma cüretini göstermiştir. Sonraki gelişmeler bu cüretin kaynağının siyasal iktidar olduğunu, kurumsal desteğin de bu sebeple sağlandığını ortaya çıkarmıştır.
Olağanüstü hâl ve sıkıyönetim mahkemeleri, darbe sonrası yargılamalar, genelkurmay brifingleri ile yarıya sınır çizme, açıktan talimatlar verilmesi bu ülkede bir çok kez yaşandı. Olanca kesif karanlığa rağmen, o mahkemelerde vicdanı ile karar veren çok sayıda hâkim gördük. Bu hakimlerin hiçbiri verdiği bir karar nedeniyle yargılanmadı. Hakimleri hele de yüksek mahkeme hakimlerini verdikleri kararlar nedeniyle yargılamak hiçbir zorbanın, hiçbir muktedirin aklına dahi gelmedi.
Suç duyurusu, AK Partili bazı siyasetçiler açısından da oldukça zor bir sınav oldu. AK Partililer, geçmişte başörtüsü mücadelesini savunurken inanç ve ifade özgürlüğünü, e- muhtıralara karşı çıkarken siyaseti, genelkurmay brifinglerine karşı çıkarken adaleti, 367 krizi yaşanırken anayasal düzeni, alçak darbe girişiminde sokağa çıkarken kamu düzenini ve hukuk düzenini öne çıkaran bir retorik geliştirmişti. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını ise, bütün bir devlet ve yargı sistemine karşı bireyi ve insanı savunan argümanlarla referandumdan geçirmiştiler. Bu vahim suç duyurusu girişimine çok az Ak Partili itiraz etti, mahcup ve seçilmiş kelimelerle itiraz edenler ise hemen uyarıldılar.
Külliyenin resmi görüşünü sosyal medya ağlarıyla görünür kılan hesaplar, terörize ettikleri Can Atalay hakkındaki ihlal tesbiti kararını, kutsal devletin, kutsal kararlarına başkaldırı olarak eleştirildi. Bu karar eleştirilirken, Ayşe öğretmenden Cumartesi annelerine, Enis Berberoğlu’ndan Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir çok karar ile mahkemenin günah(!) galerisi de hatırlatıldı.
Anayasa mahkemesi kararlarına konu olan ve bir çoğu ihlal tesbiti ile karara bağlanan bu süreçler, birer turnusol kağıdı gibi insan ve özgürlük odaklı siyasetten devlet ve güvenlik odaklı siyasete geçişin birer temsili işaretine dönüştü.
Bu suç duyurusu ile sadece Can Atalay’ın seçme seçilme hakkı değil, sadece vicdanlarının sesine uyan Anayasa Mahkemesi üyeleri değil, topyekûn olarak hukuk ve adalet sistemi, anayasal düzen, övündüğümüz binlerce yıllık devlet geleneği tehdit edilmiştir. Bu suç duyurusu girişimi, aynı zamanda anayasal düzene karşı bir darbe girişimidir. Anayasal yetki kullanımından doğan bir karar suç olarak tavsif edilemez.
Anayasa Mahkemesinin geçen ay verdiği, yüksek yargı hakimlerin maaşlarında küçük bir azalmaya sebebiyet verecek, yasal düzenlemeyi iptal kararının bu suç duyurusuna etkisine dair kuvvetli iddiaları, kayda geçirmek için dahi olsa, buraya yazmaya utanıyor insan. Keza önceki kararda imzası bulunan hakimlerden birinin, bu yok hükmündeki direnme(!) ve suç duyurusu kararında imzasının olmayışı, oybirliğini sağlamak için yapılan bir değişiklik midir? İzaha muhtaç bir durum!
Anayasa mahkemesi, supremecourt gibi davranmakla suçlanıyor. Anayasa Mahkemesi, doğası gereği, iç yargı sisteminde neticelenmiş ve sonuç alınamamış ihlallere karşı, hak arama mercii olarak kodlanmıştır ve Mahkemenin görevi tam olarak budur. İç yargı yollarını tüketmiş ve sonuç alınamamış mağduriyetlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önceki son durağıdır mahkeme.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin görevleri nedeniyle ancak Yüce Divanda yargılanabileceği, Yüce Divan görevini Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun gördüğü, Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığının soruşturma yetkisinin bulunmadığı, yargılama sürecinin Genel Kurul Kararı ile başlayabileceği, 9 üyenin yargılanması halinde kalan üye sayısının toplantı yeter şartı olan on üyeyi tamamlayamayacağı gibi teknik detaylar amacın yargılama olmadığını gösteriyor. Keza Anayasa mahkemesinin kapatılması(!) veya yeniden dizaynının Anayasa değişikliğine bağlı olduğu, mevcut TBMM tablosunun buna izin vermeyeceği de açıktır.
Peki, bir gece yarısı sokaktan yükselen nida gibi, mahallenin tüm sakinlerini yatağından zıplatan, herkesi tedirgin eden bu kararın amacı ne olabilir? Amaç bellidir; mümkünse Anayasa Mahkemesi kuruluş kanununa müdahale ile bireysel başvuru yolunu işlevsizleştirip etkisizleştirmek, bu mümkün olmaz ise Erdoğan’ın atadığı üyeler dahil Anayasa Mahkemesi Üyelerine gözdağı vermek.
Önce başdanışmanlar, ardından Adalet Bakanı ve son olarak Sn. Erdoğan’ın destek açıklamaları, yargı içinde bir grubun, kınanarak mahkûm edilecek girişimini koca bir devlet krizine çevirdi. Hatta bu krizin, siyasi iktidar tarafında kurgulandığı üretildiği kanaati oldukça güçlü. Yargıyla oynamak ateşle oynamaktır, devletlerin tarihindeki sayısız örnek göstermektedir ki, yargı, siyasal mücadelede silah olarak kullanılırsa bu silah, bumerang gibi döner gelir sahibini vurur.
İktidar ittifakından bir siyasetçi, Anayasa Mahkemesi’ni yargısal aktivizmle suçluyor. Bu bir aktivizm ise bir grup Yargıtay üyesinin girişimi nedir? Bu, maalesef, adeta izinsiz(!) gösteriye kolluk gücüyle yapılan bir infaz girişimidir.
İnfaz girişimine karşı anayasal düzeni savunmanın ise tek bir yolu vardır. Yargıtay kanunu gereğince kararda imzası olan üyelerin işten el çektirilmesi için Yargıtay Başkanlığı’na çağrıda bulunulmalı ve Anayasa Mahkemesi kararı behemehâl uygulanmalıdır.
Ancak tam aksine, mahkemeye yönelik bu infaz girişimi, iktidar tarafında, bırakınız mahkemeyi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bireysel başvuru hakkından bile vazgeçmeyi göze alan bir otoriterleşmeyi, AİHM tarafında ise Anayasa mahkemesinin akreditasyonunun iptaline giden korkutucu bir süreci işaret ediyor.
Av. Mehmet Emin EKMEN
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı
Mersin Milletvekili